Doğa faşizmi

Fizik terimi eski Yunanca’da “Füzis” (doğa) kelimesinden gelir. O nedenledir ki, doğa bilimleri denilen bir olgudan söz ediyoruz. Fizik kelimesini ilk defa bir büyük metin olarak Aristoteles’de görüyoruz. Aristoteles mantığın (klasik mantığın) kurucusu ve aynı zamanda ilk sistematik sınıflandırmayı da (yanlışları ve eksikleri de olsa) bulan kişi. Bizler de, tarihsel olarak, insanoğlunun doğa ile sistematik araştırma-değiştirme macerasını, o tarihten sonra takip edebiliyoruz.
Faşizm ise, çoğumuzun bildiği gibi, ‘bir düşünce ya da ırkın vs. diğerleri üzerindeki üstünlüğüne inanmaktır’ diyebiliriz(1). Günümüz uygarlığında, “yaşamak, savaşmaktır” düşüncesinin hakim olduğunu düşününce, bu güdünün bizim içimizdeki konumunu daha iyi anlayabiliriz sanırım. Faşizm düşüncesi (en çok karşı çıkanlarda bile) öyle işlemiştir ki, hayatın bir yarış olduğunu, bir kazanma-kaybetme oyunu olduğu düşünülür çoğu zaman.(2) Bu düşünme biçiminin buraya kadar genişletilmemesi gerektiğini söyleyenler de çıkacaktır. Fakat, tarihsel süreçler gözden geçirildiğinde (başka türlü gözden geçirilebileceği/yorumlanabileceği de söylenecektir elbet) uygarlık tarihimizin hangi konumdan nereye ulaştığı görülebilir sanırım. Bu konudaki pek çok araştırma, istatistik ve benzeri yayına bugün rahatlıkla ulaşılabilir. (3)
İnsanın doğa ile ilişkisi açısından bakıldıkta da, benzer bir durum var gibi görünüyor. Bacon’un “bilim, doğaya hâkim olmaktır” manifestosundan bu yana da doğa karşısındaki bu üstün olma duygusu giderek güçlenmiş görünüyor. İnsanoğlu, doğayı kontrol edebilecek birtakım verilere ulaştıktan sonra onu değiştirme merakına/güdüsüne engel olamadı. Bilimlerin alt dallarının artması da bu inceleme-araştırma çalışmalarının sonucudur. 19. yüzyıla gelene dek matematik ve fizik ana bilim dallarından bahsedilirken, daha sonra kimya ve biyolojinin birer bilim olarak ayrılmaları da bunun sonucudur. Günümüzde bu bilimler de birtakım bilimler doğurdular, genetik gibi; veya devşirme bilimler: biyokimya, biyofizik gibi.
Bu değişim, kuşkusuz, bilgisel açıdan bakıldığında oldukça büyüktür ve bir önceki yıllarla karşılaştırıldığında oldukça ivme kazanmıştır. Diğer taraftan, bu değişimin etik boyutlarını konuşmak da yine zamanımıza kalmıştır. İnsanoğlu, bu hızlı değişim içerisindeki etik konumunu uzun bir zaman unutmuş görünüyor, bir tür ‘zafer sarhoşluğu’ da diyebiliriz bu duruma sanırım. (Ancak, belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım 17. yüzyıldan bu yana Batı toplumlarında etkilidir. (4) Doğu toplumları, doğa ile aralarındaki organik bağ düşüncesi nedeniyle doğaya hâkim olma yerine onunla birlikte yaşama biçimini seçtiklerinden -yakın yüzyıla kadar tabii ki- burada bir doğa faşizminden söz edemiyoruz. ) (5)
Batı’daki mekanik doğa anlayışı ve doğaya karşı takınılan bu faşist tutumun, bizler bir takım sonuçlarını görsek de, gelecek neslimiz açısından durum bizimki kadar parlak görünmüyor. (Hemen ümitsizliğe kapılmayalım, zararın neresinden dönersek kardır.) Gelecek nesillere ne kadar kuş türünü miras bıraktığımız ya da ne kadarını yok ettiğimiz, durumu dramatikleştiren söylemlerdir, fakat durumun daha net görülebilmesi için de gereklidir.
Problemin olası çözümü sadece ekolojik çalışmalarda değil, insanların doğa hakkındaki tutum ve davranışlarındadır. Çünkü bizler, doğa yasaları tümüyle çözme, doğanın efendisi olma şeklindeki anlayışımızı gözden geçirmedikçe doğaya karşı yürütülen pozitivist temelli bu girişimin sonuçları, kendi kuyruğunu ısıran yılan benzetmesindeki gibi olacaktır. Konformist söylemler ya da kar-zarar analizleri yerine, içinde yaşadığımız dünyaya bakmanın, onu değiştirmek tutkusu yerine onu anlamak ve onunla birlikte yaşamanın yollarının gözden geçirilmesinin zamanı, her zaman ŞİMDİdir, tehir edilemez. Bilimsel etik kavramı, bu bağlamda yeniden ele alınmalıdır; ancak, bilimin doğası ve bilim-doğa ilişkisinde –bilimsel etik anlayışına da etki eden- bilimin nasıl bir insan etkinliği olması gerektiğini sorgulamalıyız. (6) Her şeye rağmen, bilimin ve bilimsel tutumların sorgulanabileceğini kendimize tekrar etmenin yararlı olacağını düşünüyorum.
Dipnotlar:
1- Bu tanım herhangi bir kaynaktan alınmamıştır. Ancak, oldukça orta yollu bir tanım (açıklama) denemesi olduğu kanaatindeyim. Ek olarak; bu konuda Ingeborg Bachmann’ın “Faşizm iki kişi arasındaki ilişkide başlar” şeklindeki varoluşçu temele dayalı görüşüne katılıyorum. (meraklısına kitabının başlığı “Malina”)
2-Eğitimde bunun etkisiyle ilgili olarak, Einstein’ın bir denemesini okumuştum. Yine meraklısına, “Dünyamıza bakış” adlı bir kitap.
3- En azından, bireysel olarak düşünebileceğimiz pek çok şey var. Örneğin; bir insan hayatı boyunca ortalama 7-8 yetişmiş ağaç ve türevi tüketmesine karşın bunun yerine yenisini koyup koymadığı tartışmalıdır. (Kullandığımız kağıtlara daha çok dikkat edelim!)
4- Doğa karşısındaki bu tutumun benzerini iş dünyasında da görüyoruz –en azından, kendilerini anlattıkları filmlerden ve kitaplardan.
5-17. yüzyıldan önceki Batı anlayışına Aristotelesçi organik yaklaşım hakimdi, Stoacı doğa ve ahlak anlayışı da önceki dönemin en belirgin anlayışlarındandır.
6- “Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez” Sokrates