İnsan, hem kendisini hem çevresini duygu organları ile tanır. Bu duyu organları göz, kulak, dil, burun ve deridir. Görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma duyumu ve algısı bu organlar aracılığıyla gerçekleşir. Duyum, duyu organları aracılığıyla edinilen basit deneyimlerdir; uyarıların beyne iletilmesiyle meydana gelen ilkel yaşantıları içerir.
Algı ise, duyumların bir kalıba dökülmesi, örgütlenmesi, tanınması ve kavranması sürecidir. Çevreyi tanımada duyumlar, algılamanın ilk ve ön şartını oluşturur. Dış dünyanın bilgisi, duyu organları vasıtasıyla alınır; bir şekle sokularak, zihinde örgütlenir. Bu durum, kültürün oluşumuna katkıda bulunur. Kültür oluşumunda, davranışlarımızın biyolojik temelleri önemli bir rol oynar. Hiç bir davranış, biyolojik yapıdan bağımsız değildir. Bağımsız değildir, ama tek başına belirleyici de değildir. Kültürün oluşumunda belirleyici olan temel ve ilk faktörlerden olan duyumlar, çevre ile ilk iletişim kurmaları yönüyle önemlidir. Çevreye anlam veren, çevrenin kendisi değil, çevreye yüklendiğimiz değerdir. Bu değer ise, çevreden gelen uyarıcıların, duyu organları aracılığıyla beyne iletildiği elektriksel ve kimyasal güçle bir anlam kazanır.
Genelde organizmanın, özelde de insanın hayatını devam ettirebilmesi, çevreden aldığı güce uygun zihni, kültürel ve biyolojik uyuma bağlıdır. Uyum arttıkça, organizma daha güven içinde yaşar. Güven duygusu ile dış dünyadan alınan güç, gizli bir ittifak içindedir. Bu ittifak bozulursa, organizmanın aleyhine denge bozulur. Dengenin varlığı, çevreden alınan uyarıcıların, ne anlama geldiğinin organizma tarafından fark edilmesine bağlıdır. Ayrıca, bu fark etme yalnızca bir tek organizmaya ait değildir. Tek tek organizmaların fark ediciliğinin önemli olmasına rağmen, esas önemli olan aynı coğrafyada yaşayan, aynı temel besin değerlerini alan, aynı iklim şartlarına bağlı olan insanların tarihsel gelişim süreci içinde, aynı duyumları ve bağlı olarak da aynı algılamaları geliştirmiş olmalarıdır. Dış dünyadan elde edilen duyumların ve oluşan algılamanın, bireysel anlamda farklılığına rağmen, toplumsal anlamda benzer nitelikler gösterdiğini görüyoruz. Bu durum, aynı nesnelere benzer tepkilerin oluşmasına neden olabilmekte ve‘’kültür’’ ün şekillenmesine yol açmaktadır. Kültür, bir yaşama biçimidir; maddi ve manevi araçları ve davranışları kapsayan bir unsurlar topluluğudur. Kültür, toplumları birbirinden ayıran temel ölçütlerden en önemlisidir. Toplumlar, kültürel göreliliğe (İzafilik-rölatiflik) sahip olmakla birlikte, ortak ve benzer yaşama biçimi ile varlıklarını devam ettirmektedirler. Bugün, binlerce yıl önceki, Türk toplumunda yaşayan bir insan bulmak imkânsız; ama bir Türk toplumu yaşamaya devam etmektedir. Bu durum sosyolojide, “Kültürel görelilik’’ olarak adlandırılmaktadır ki; burada esas olan, ortak bir kültürün varlılığıdır. Ortak kültür, aynı toplum içindeki bireylerin, benzer olay, nesne ve insanlara karşı ortak ve benzer tepkiler göstermesidir.

Hangi besin kaynaklarından yararlanıp yararlanılmayacağı; hangi olaylarda nasıl davranılacağı, bireysel bir seçim olmayıp, tamamen toplumsaldır. Örneğin; domuz, solucan, fare, kedi, köpek, yılan türü hayvanların etinin, bir besin olarak kullanılıp kullanılmayacağı, bireylerin kendi iradesiyle geliştirdiği bir davranış tercihi değildir. Bu tercih, içine doğulan, içinde yaşanılan toplumun ortak kanaatidir. Toplumun bu kanaatinin oluşumunda, toplumun tarihi tecrübeleriyle birlikte, inançlarının da etkisi vardır. Bu tecrübe ve inanç, toplumsal düzenin devamını sağlar; bireylerin tercihlerini etkiler; bireylerin tavır ve davranışlarını sınırlar.
Hangi davranışın normal, hangisinin anormal olduğunu, toplumun sahip olduğu değerler belirler. Normal ve anormalliğin ölçütü toplumdur. Toplumdan bağımsız bir normallik ve anormallik kavramından söz edilemez. Ayrıca hiçbir anormal ve normal davranışın akılcı nedeni aranmaz. İşin hikmetinden sual edilmez. Yalnızca, kabul görülür. Niçin, ne zaman gibi sorular, toplumdaki geniş çoğunluk tarafından değil, birkaç bilim adamı tarafından sorgulanıp, kayıt altına alınır. Bunun dışında, sosyal davranışlarla ilgili bir sorgulama olmaz; sadece uyulur. Sık sık tekrar edilen bu davranışlar, sosyal bir davranış kalıbı haline gelirler. Toplum içindeki insanlar, aynı şeye güler, aynı şeye ağlar; aynı şeye benzer tepkiler gösterirler. Bir ve birlikte olmanın bağlayıcı temel unsuru olan kültür; bir toplumu diğerlerinden ayırmakla birlikte; “biz şuuru”nun oluşumunu da sağlar. Biz şuuru ise ortak bir ‘kimlik’ oluşumuna katkıda bulunur. Kimlik, toplum olarak kim olduğumuzu; ötekilere karşı nasıl bir meydan okuyacağımızı (var olacağımızı) gösterir. Kimlik bir etiket değildir; ayrıca, oradan buradan alınan bir özellik demeti de değildir. Kimlik, sizi siz yapan özelliklerin etkileşiminden meydana gelen bir bütündür. Bu bütün, sizin toplum olarak diğer toplumlarla özdeşleşmenizin bittiği yerde başlar. “Siz kimsiniz?’’ sorusuna verdiğiniz özel cevap, sizin toplum olarak kimliğinizdir. Kimlik duygusu gelişmiş bir toplum, kendi benliğinin devamlılığını algılayan, kendine yabancı görünmeyen, nereden gelip nereye yöneleceğinin farkında olan toplumdur. Kendine özgü inançları, değerleri, duyguları, normları; düşünceleri, amaçları; kendi geliştirdiği hayat felsefesi vardır. Ortak değerler dünyası, bireyler arasında ortak bağlar kurar. Bu bağlar, belli değerlerin ve geleneklerin ortaya çıkmasına neden olur. İnsanlar, kendilerini, bağlı olduğu kültürün içinde hisseder. O kültürü de kendi içinde yaşatırlar. Bu, belli bir yere bağlanma, belli bir yere ait olma duygusunu geliştirir. Bu bağlar olmadığında, kimlik duygusu da yok demektir.
A.Turan ÖZTÜRK











yorumunuzu aşağıya yazınız.
Üye girişi yapmadan yorum gönderemezsiniz.