Seyreden Felsefe

Dünya kurulduğundan günümüze kadar bilimin gelişmesi yönünde birçok bilim adamı ve felsefe insanı bilime katkıda bulunmuş, bu katkı; kimi zaman bazı insanları ön plana çıkarmış, bazı düşünürleri gerek çağın şartları, gerekse anlaşılamamak probleminden dolayı arka plana itmiştir.
2000’li yıllara gelindiğinde ^bilgi çağı^ deyince, artık geçmişin materyalist ve determinist biliminden çok mistik ve bütüncül bir yapı anlaşılır olmuştur. Şu bir gerçektir ki; çağın ve insan ihtiyaçlarının gereği olarak kimi düşünceler ön plana çıkarılıyor, onun üzerinde bilim ve felsefe ilerletiliyor, diğer düşünce veya felsefeler ikinci plana itiliyor. Aristo felsefesinde zamanın gerekleri olarak, Newton mekaniği gelişmiş, önemini yitirmemekle birlikte bugünün biliminin araştırma konusu olmaktan uzaktır. Şimdilerde revaçta olan konu kuantum fiziği ve kozmolojidir. İzafiyet Teorisiyle birlikte uzay ve zaman kavramları günümüz biliminin oldukça ilginç araştırma alanları arasındadır.
‘Evrende tekliği kavramaya’ yönelik olan bu gelişme kendisini anlaşılması güç bir şekilde manifesto etmekte, kimilerine göre üzerinde durulması gerekmeyen fizik ötesi olaylar olarak tanımlanmakta ve red edilmekte, kimilerine göre ise asıl fiziğin kendisini oluşturmaktadır. Doğu Hint, Çin felsefeleri, mistisizm; özellikle kuantum fiziğinin gelişmesinde ‘ çok ilginç felsefe’ oluşturmuştur. Zamanın fizikçileri kuantum fiziğini geliştirmek ve araştırmalar yapmak için, adeta Hindistan ile özdeş olmuşlardır. ‘Zen Öğretisi, ying ve yang zıtlıkları, ‘evrenin değişim içerisinde olması’ yeni fiziğin başlıca dinamikleri olmuştur.
Artık aklın varlığından doğan ‘Tanrı’ düşüncesi tarihe karışmış, yerine aklın üstünde, daha doğrusu her şeyin üstünde ‘ ALLAH ‘ kavramı ön plana çıkmıştır. Frıtjof Capra’ da ‘Fiziğin Tao’su’ adlı eserinde özellikle Aristo’yu yanlış yol göstermesinden dolayı ‘Fiziğin önünü tıkayan kişi ‘ olarak görür. Paul Davies ‘Tanrı ve Yeni Fizik’ adlı eserinde de her şeyin ‘teklikten’ geldiğini önemle vurgulamaktadır. ‘Bütün varedilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısı ile hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişmeler sağlandığında bütünün görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini sembolize eden ‘HOLOGRAM TEORİSİ’’’ Bunları artırabiliriz, aslında burada anlatılmak istenen İSLAM BİLGİN’lerinin nasıl bir ‘ FİZİK FELSEFESİ’ oluşturduğudur.
MEVLANA’nın Fizik bilimine katkısını ve fiziğe yol gösterişi bize göre taktire şayandır. Çünkü kendisi ile özdeş olmuş SEMA’dan tutunda ‘FİHİ MAFİH’ ve MESNEVİ’nin bütün ciltlerinde inanılmaz yol gösterişine rastlıyorsunuz. Mevlana da düşünsel felsefeden çok ‘seyreden bir felsefe’ hakimdir. Yani bir düşünce insanının bir konuya kilitlenip de çıkarmış olduğu bir kazanım; Mevlana da seyredip de söyleme anlamına geliyor. Buradan anladığımıza göre Mevlana astıral hareket edip;(Astrallık; kişi yada maddenin boyutlar ötesi hareket edebilme yeteneği) bazı duvarları aştığını, ışık hızından daha büyük hızlarla hareket ettiğini görebiliyoruz. Mesnevi’nin beşinci cildinde yıldız oluşumunu seyredişi, ve bizlere ‘ALLAH öyle bir kimyagerdir ki, dumandan yıldız çıkarır’ sözünün günümüz bilimiyle birebir uyuştuğunu söyleyebiliriz. Fakat Mevlana’nın 13. yy’da bunu rasat ederek yazamayacağı kesin.Yıldız oluşumunu da birebir anlatması seyrederek fizik oluşumunu incelemesi anlamına gelmektedir.
Burada Mevlana nasıl oldu da astral hareket edebildi. Bu olayın kendisi dahi tek başına büyük bir fiziğin kapısını aralamaktadır. Yaşayışı, bir yükselişe benzetmekte, merdiven basamaklarının durmaya elverişli olmadığını; durmanın zarar olduğunu, devamlı değişim ve gelişmek içerisinde olmak gerektiğini, yani kuantum fiziğinin temellerini vermekte, özellikle her fırsatta maddenin zıtlıklarla tanımlandığını ve zıtlıkların eşyanın tabiatı olduğunu vurgular. Atom altına inildiğinde, yani makro ve mikro fizikte ise vurgu birebir doğrudur.
Zaman boyutunda elektron gelecekten geçmişe doğru, başlangıca doğru döner. Pozitron geçmişten geleceğe doğru gider. Mevlana insanın madde olarak yaratıldıktan sonra zaman boyutunda ilerleyeceğini, madde boyutundan melekut boyutuna geçeceğini söylemektedir. Burada da yine astrallık ve boyut ötesi olaylar dikkati çekmektedir. Sıkca vurguladığı gibi evrenin tek evrenden değil birçok evrenden oluştuğunu da belirtmektedir.
‘Işık hızını geçme’ tabirleri dilde bir alışkanlık olduğu üzere kullanılmıştır. Aslen Einstein’a göre cisimler hızlandıklarında ‘özel görelilik’ kuramına göre buna kütle artışıyla karşılık vermektedirler. Fakat ‘genel görelilik’ için bu doğru değildir.Yani ‘özel görelilikte’ ışık hızını aşmak şimdilik imkansız gözükmektedir. Öyleyse duvarları aşıp ta astral hareket nasıl gerçekleşmekte? Bu sorunun cevabına daha sonra dönmek üzere, şimdilik ‘imajinerlik’ artışı olarak bakalım yeterlidir.
MEVLANA VE FRED HOYLE
Bir gökbilimci olan Fred Hoyle 1950’li ve 1960’lı yıllarda çok popüler bir bilim insanıdır. Hiçlikten madde oluştuğunu savunan bir fikirdeydi. Bu fikrin büyük patlamadan daha saçma bir düşünce olmadığını da vurgulamaktaydı. Ancak büyük patlama konusundaki veriler güçlendiğinde bu fikrinden 1960 ların ortalarında vazgeçti. Yine de sürekli genişleyen evren düşüncesi kendisi için çok güzel bir hayal ürünüdür.
Evrenin oluşumu hakkında günümüzde iki teori gündemdedir. Bunlardan birincisi ‘BÜYÜK PATLAMA’ diğeri ise ‘SÜREKLİ OLUŞUM’ teorisidir. Büyük patlama bütün evrenin nokta büyüklükteki sonsuz enerji yoğunluğundan büyük bir patlama ile çok kısa bir sürede oluştuğunu varsayar ve patlamadan sonra kütlelerin oluştuğunu öne sürer. Sürekli evrenin genişlemesini de buna yorar. Şöyle ki : Büyük patlamadan sonra ortaya çıkan kütleler oluştuğunda büyük bir hızla uzaya saçılmışlardır. Saçılan kütleler ışık hızına yakın hızlarda seyrettiklerinden daima aralarındaki uzaklıklar artacaktır. Bu da evrenin sürekli genişlemesini gerektirir. Bir örnek verecek olursak; sönük bir balona nokta benekler yapın. Balonu şişirmeye başlayın, nokta beneklerin yüzeyinin büyümediğini varsayarak, balonun şişmesiyle hem noktalar arası uzaklıkların arttığını hem de balonun hacminin büyüdüğünü gözlemlersiniz. Bu gözlem galaksiler içinde aynen geçerlidir. Hız duvarını aşan galaksilerin gözlemlenen evrenin dışına çıktığını ve görülmediğini düşünün.
‘Sürekli Oluşum’ teorisine göre de evren daima bir tür madde tarafından beslenmektedir. Öncelikle bir boşluk ele alalım. Bu boşluğa devamlı seyreltik gaz pompalayalım. Bir süre sonra pompalanan gaz, öyle çokluğa ulaşır ki, bunlar arasındaki çekim kuvveti hatırı sayılır hale gelir. Daha doğrusu galaksiler tarafından bu madde, düzensizlik haline itilir. Çekim etkisinden kurtulamayan kütleler, yoğunlaşarak gaz ve toz bulutları halinde kümeleşirler. Artan yoğunluk ve çekimden doğan basınç etkisiyle, gaz bulutu içerisinde nükleer füzyon tepkimesi başlayarak yıldız oluşumu gerçekleşir. Bir dizi yıldız oluşumdan sonra galaksi sistemleri meydana gelir. Bu olayın muhtemel birkaç uzay noktasında oluştuğunu varsayınız. Bu varsayımla bir çok galaksi sistemleri açığa çıkacaktır. Gravitasyonel çekim etkisiyle yakın kütleler birbiri çevresinde eliptik dönmeye koyulurlarken; uzak kütleler, çekim etkisinin, itme etkisine dönüşmesi nedeniyle birbirlerini iteceklerdir. İtme kütleleri zıt yönlerde hızlandıracaktır. Daha doğrusu üç boyut uzayda her yönde yol almaya mecbur edecektir. Hızlanan bu kütleler, zamanla hız artırıp ışık hızı duvarını aşacaktır. Bizim yaşadığımız galaksi sistemleri ile diğer bir galaksi sistemi arasına bir gözlemci yerleştirelim. Uzayda bir cisim gerek elektriki gerekse, gravite olarak bir cismi çekiyor ya da itiyorsa kendisi de; boyutu ne olursa olsun, aynı kuvvetle itilir ya da çekilir. Bizim yaşadığımız galaksi hangi kuvvetle diğer galaksiyi itiyorsa aynı kuvvetle de kendisi itiliyor demektir. Kısaca uzaydaki bütün kütleler bu itme yada çekme kuvvetinin etkisine girerler. Bir cismin bir kuvvet etkisinde hızlanacağını varsayarsak, uzak galaksiler birbirlerinden hızlanarak uzaklaşacaklardır. Her iki galaksiyi de gözlemleyen gözlemci bir süre sonra ikisini de göremeyecektir. Bunun nedeni çok uzaklaştıklarından değildir. Hızlanan galaksilerin ışık hızını aştıklarındandır. İzafi olarak ışığı oluşturan yıldızın bir yöne doğru ışık hızında gittiğini düşünürsek, izafi ışık hızı sıfır olacak ve uzayda yol almayacaktır. Gözlemciye gelemeyen ışıktan ötürü gözlemci de bir şey göremeyecektir. Ama bu olaylar için geçen süre küçük bir süre olmadığından; bu oluşum gerçekleşene kadar ‘ANA MADDE’ ile dolan evren, kendisini daima yenileyecektir. Yani gözlemci duvar aşan galaksileri gözlemleyemeyecek, fakat yeni oluşan galaksi sistemlerini gözlemleyebilecektir. Sanki evren hiç değişmiyormuş gibi algılayabilecektir. SÜREKLİ OLUŞUM’ a göre de durum budur.
Gerek büyük patlama gerekse sürekli oluşum teorilerinin birleştiği bir nokta var. O da evrenin her durum da yaratıldığıdır. Büyük patlama büyük bir enerjiden bir anda bütün maddelerin yaratıldığıdır. Sürekli oluşuma göre de yaratılmanın sürekli devam ettiğidir. Sürekli oluşum akla daha yatkın bir teori gibi gelmektedir. Çünkü yukarıdaki gözlemciye dönecek olursak; gözlemci büyük patlamaya göre gözlem yapmış olsa idi, bir süre sonra karanlık bir uzay gözlemlemek zorunda kalacaktı.Çünkü bütün kütleler ışık hızı duvarını aşacaktı. Oysa bugün, uzayda galaksi sistemlerini rahatlıkla gözlemlemekte isek de bununda tam olarak olgulara oturduğunu söyleyemeyiz. Çünkü evrenin tam olarak yaşını bilememekteyiz. Yine de yıldız oluşumu, karadelikler ve yıldız patlamaları sürekli oluşumu daha anlaşılır kılmaktadır.
Mevcut olan bu tezler hakkında, daha fazla söz söyleyebiliriz. Fakat yine de akla gelen sorulardan bir tanesi de, bu maddelerin, yani sürekli bizim evrenimize pompalanan maddenin, kaynağı nedir? İşte burada Mevlana devreye giriyor. Lütfen aşağıya yazdığım MESNEVİ 1. CİLTTEN alınan bölümü dikkatlice okuyalım. Ne demek istediğini anlamaya çalışalım ve diğer teorilerle karşılaştıralım.
• Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz bir alemdir.Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir, beslenir.
• Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya sebep olur.
• Varlıkta hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür.
• Duygu ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise ….Yokluğa, hayale ve varlığa nispetle büsbütün dardır. Adeta daracık bir zindandır.(M.E.B yayınları cilt-1 syf- 248)
• Yüzbinlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin onları yine varlık alemine getirir.
• Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden, varlık alemine, katar- katar yüzbinlece kervan gelip durmakta!
• Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o ucsuz bucaksız derin denizde batar, yok olurlar.
Yine sabah vakti, o Tanrıya mensup ruhlar ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.
• Güz mevsiminde o yüzbinlerce dallar, yapraklar; bozguna uğrayıp ölüm denizine giderler.
• Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek, bağlarda, yeşilliklerin matemini tutar.
• Varlık köyünün sahibinden, yokluğa, ‘Yediklerini geri ver’ diye tekrar ferman çıkar.
• ‘Ey kara ölüm, nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse geri ver!’ (diye emredilir)…….. (Cilt-1 syf-151)
Ne dersiniz? İlginç değil mi? Anladığımıza göre; en az birbirini kapsayan dört evrenden bahsetmektedir. Buna evren demek doğru olur mu? Bilemiyorum. Fakat dört alem kesinlikle vardır. Biraz irdeleyecek olursak; buradaki alemler, diğer anlamlarda değil; evren anlamına gelmektedir. Nasıl mı? Hayvanlar alemi, bitkiler alemi….vb.. bir anlam taşımıyor. Çünkü burada ‘alem’ kendi cinsinden olanı ifade etmektedir. Yukarıdaki ‘ alem’ sözcüğünün kullanımında ise, bir farklılık vardır. Birbirinden bağımsız görünen, fakat kendi aralarında ilişkileri olan, iç içe geçmiş bir evren düzeninden bahsetmektedir. En içte , ‘duygu ve renk alemi’, onun hemen dışında onu sarmalayan ‘varlık alemi’, yine onu sarmalayan, ‘hayal alemi’, son olarak da, onu da sarmalayan ‘YOKLUK ALEMİ’
İyi de, bütün bunlar ‘FİH-İ MAFİH’ değil mi? (Yani ‘için içi’, ‘iç içe geçme’ demektir.)
Başlangıçta, maddenin hiçlikten yaratıldığını savunup ta, daha sonra bu düşüncesinden vazgeçen Hoyle; ‘Yaratılan maddenin’ kaynağını sorgulamakta ve bir cevap bulamamaktadır. Sanki bir çıkmaza düşmüş insanın çırpınışlarını sergilemektedir. En sonunda maddenin hiçlikten çıktığını, yaratıldığını kabul eder.
Mevlana’ya göre ise; Madde evreninden, yani duygu evreninden, yüzbinlerce zıddın birbirlerini yok ettiğini söyler. Bilindiği gibi bütün maddeler kendilerini bir zıt ile tanımlarlar. Şöyle ki ; maddenin temel parçacığı olan (+) yük (Kuarklar) olmasa, (-) yük elektronu tanımlamak mümkün değildir. Bu iki varlığın bir araya gelmesiyle de madde tanımlanabilir forma girmiş olur. Bu zıtların birbirleriyle iyi geçinmeleri, maddenin yaşanılır kılınmasını sağlar. Kuarkların oluşturduğu protonlar çevresinde elektronların dönmeye başlamasıyla, hayatta olan bir madde oluşmuş olur. Yıldız ölümlerinde olduğu gibi yüksek basınç altında, zıtların çökmesiyle, önce nötron yıldızı, daha sonra da daha büyük basınçlara maruz kaldığında yok olup, sadece bir noktaya dönüşmesi, yani ‘karadelik’ oluşturarak ‘duygu’ evrenindeki hayatına son verir.
Mahvolan bu maddelerin, ruhlar halinde yokluk evrenine ulaştığını kast edip; varlık evreninin sahibinden, yokluğa, ‘aldıklarını geri ver’ fermanının çıkması, yani evrene tekrar hidrojen olarak madde pompalanması. Buradan bütün varlığın sebebinin, yokluk evreni olduğu da anlaşılmaktadır. Sanki Hoyle’nin çıkmaza düştüğü sorunun cevabı gibi…
Olayları dikkatlice süzüp; biraz daha irdeleyelim. ‘Zıtların mahvettiği’ maddenin ‘yokluk evrenine’ ruh olarak döndüğü, oradan tekrar ‘varlık alemine’ katar- katar, besleklerin geldiğini; özellikle ‘Yediklerini geri ver!’ fermanının çıkması, maddenin en az iki kavramlı bir varlık olduğunu söylemekte. Birinci kavramı biz biliyoruz. Bunun adına da ‘kütle’ diyoruz. Ama mahvolan maddelerin yokluk alemine dönen, ‘KAVRAMSAL VARLIĞI’ nedir?
Bütün mesnevileri ve diğer yazılanları anlamaya kalksanız, bir şeyin vurgusunun tam farkına varırısınız. O da KUR’AN-I HAKİM’ in ABC’ sini öğretmektir. Yani hepsi de Kur’an-ı anlamaya yönelik çalışmalardır. Bu da aşağıdaki ayetleri çok güzel açıklamıyor mu?
‘Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki siz onların bu tenzih ve takdislerini anlayamazsınız. Bunca azametiyle beraber, kullarının gaflet ve cürümlerine karşı, O, halimdir, gafurdur’. (ISRA-44).
‘ Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik.’ (SÂD- 18-19)
‘Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ı tenzih ve tesbih eder. O aziz ve hakimdir.(Hadid-1)
Ne dersiniz! Maddelerin bir de ‘takdis’ ve ‘tesbih’ yönü mü var? Sadece kütle değil mi? Acaba?
OSMAN YILMAZ